Teknik Bir İnsanken Neden Sık İş Değiştirilir?

0
698

Yazıma başlamadan önce ufak bir hatırlatmada bulunmayı uygun görüyorum. Dışarıdan biyografi olarak gözükse de sık sorulan ama her seferinde ilk kez karşılaşmış gibi olduğum bir sorunun yanıtıdır.

Neden sık iş değiştiririz? Büyüklerimiz sık iş değiştirmenin uygun olmadığını sürekli hatırlatırlar. Sık iş değiştirmenin maddi olduğu kadar manevi kayıpları da kaçınılmazdır.

     Makine bölümünü okumam tamamen kendi özgür irademle oldu.  Küçük yaşta vakit geçirdiğim ve vakit geçirirken keyif aldığım kazan imalathanesi, babamın “erkek çocuğunu değerlendirmek gerekir” felsefesi ile sanayi ortamında geçirdiğim vakitler bu bölümü seçmemde etken oldu.

     “Düzen” değişmez prensibimdir. Sanayi ortamında çay ocağında sabahki bardak altlığı sayısı ile akşamkilerin sayısı tutmalıydı. Bu prensiple bir arabanın dokunmadık bir noktası bile kalmamıştı. Bu yüzden çalışma saati kavramı da yok oluyordu. Çalışkan biriydim. Ama o zamandan başlamıştı adaletsiz mükafatlandırma talihsizliğim. İşveren bir babanın oğlu olmanın avantajını belki bilinçli, belki de bilinçsiz de olasa yaşayamadım.

      Lise hayatıma motor bölümün okuyarak başlamıştım. Atmış kişiden oluşan bir sınıfın tek ders çalışanı olarak orada bulunmam öğretmenlerim için çok acımasızcaydı. Bu çalışkanlığım on dört kişilik bir sınıfın seçilmişlerinden biri olarak ödüllendirilmiş, okul birincisi olarak teknik lise makine bölümüne geçişim olmuştu.

      Lisede öğretmenlerim için çok iyi bir matematikçiydim, edebiyatçıydım, tarihçi hatta ressamdım. Akıcı Türkçem ile satışta iyi bir kariyerim olacaktı. Ama hiçbir zaman teknik bir insan olamayacaktım. Öyle ki sınav önce ve sonlarında heyecanla bekleyen bir öğretmen kadrosu hep yanımdaydı. Tertip ve düzeni ile ideal öğrenci, aşkları ve arkadaşlıklarıyla çılgın bir genç, ailesiyle parmakla gösterilen bir insandım. Ama teknik bir insan değildim.

     Bu imajım üniversitede de benim peşimi bırakmadı. Kurmuş olduğum çevre sadece bir yönlü değildi. Öğretmen adayları da, tıp öğrencileri de, mühendislerde ve teknikerler de benim arkadaş çevremi oluşturuyordu. Ders saatlerimin büyük bir vaktini öğretmenlerin dersliklerinde geçirmem ama yinede elli iki kişinin olduğu bir sınıfta başarılı üç kişiden biri olmam bu imajımı yinede unutturmadı.

     Sonuç olarak, liseden iki, üniversiteden üç kişi sadece okuduğumuz meslekle ilgili bir işte çalışıyorduk.,.

      Makine bölümünü seçerken mesleğimin ne olacağı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Bu bölümün gerekliliklerini bilmiyordum. Makine altına girip tamirat mı yapacaktım, bilgisayar başına geçip tasarım mı? Bildiğim bir gerçek var ki arabaların veya robotların parçalarını tamamen söküp, onların yerine daha çok beğendiğim aletler yapmak bana küçük yaşlardan beri keyif veriyordu.         

     Babam ve amcanım daha ilk yaşlarımda cif kutularından ve makaralardan arabalar yapması, çeşitli ev aletlerinden oyuncaklar yapmamız bu yeteneği bana kazandırmış olabilirdi.

     Sadece merak ederek ve inceleyerek, sonununda ne olacağını bilmediğim bir bölümü bitirdim. Bir öğretmen olmak, mühendis olmak gibi gibi bir şans kaderden olsa gerek verilmedi. Otuz yaşını aşmış bir insanın geçmişe artık keşkelerle bakması kadar umut kesici bir durum olamaz.

      Yakın çevremde hatırı sayılı bir meslek erbabı hiçbir akrabam yoktu. Sülalemin kırılmaz bir zincirini kırıp meslek sahibi olan ilk ferdi olmayı başarmıştım.

      Memleketteki mesleki iş kısıtlılığından ötürü başarılı bir satış dönemini okuduğum bölümde çalışmak adına vazgeçmiştim. Öyle ki ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu.

     Kader diyerek, İstanbul maceram başladığında bu yazıyı okuyan veya okumaya bir çok teknik arkadaşımdan daha şanslı görünecektim.

     İş arayışım sırasından birçok olumsuzlukla mücadele etmem gerekti. Gördüklerim ise umutlarımın tükenmesine neden olmasa da tepkilerimin artmasına neden oldu. Bir yer oldu sigortasız beni işe almak istedi, bir yer oldu daha mesleğimi bilmeden personel müdürü yapmak istedi, bir  yer oldu beni yük taşımak için işe almak istedi. Gocunmadım, sadece ne için İstanbul’a sürüklendiğimi unutmadım.

     İşte ilk işime başlamıştım. Kimine göre şans, bana göre şansızlık. Tepeye yakın bir kulvardan iş hayatına başlamıştım. Mesleğimin gerekliliklerini bilmeden. Bana “ne yapacaksın diye sorduklarında “hiçbir şey bilmiyorum ama bildiğim ben bir tasarımcı olmak istiyorum” cevabını vermek olmuştu.  Cevabıma yanıt almıştım. Okul dedikleri bir firmada kopyalar çizmeye başlamış, revizyonlar işlemeye ve ürünler ortaya çıkartmaya başlamıştım.

     Ergen dönemin rahat bir ortamda vermiş olduğu aşırı hareketlilik hoş bir izlenim vermiyordu. Şimdi dışarıdan kendime baktığımda aslında yaptığım iş bir oyunmuş gibi geliyordu. Ciddiyetini kavratacak bir işleyicinin elinden geçmemiştim. İmalatın içerisinde dolaşıp, hataları inceliyordum. Müşterinin isteğine göre ürünler ortaya çıkartıyordum. Çok eğleniyordum. Kalacak bir yere sahip olduğumda ise evime erkenden gidip keyfini çıkartmak içinde can atmaya başlamıştım. Bunun vermiş olduğu rahatsızlık hiçbir zaman dikkatimi çekmemişti.

     Öyle ki patronumun, aileme “artık onun babası benim” diyen kişinin beni çekip uyarması, uyandırması, belkide kulağımı çekmesi yetecekti beni büyütmek için. Buna izin verebileceğim kadar değerli bir büyüğüm olması bana bu sözleri söyletebiliyor. Ardı arkası kesilmeyen dışlamalar ve çirkinlikler… Akıl edememiştim benim o işten ayrılmamın arkasında neler olduğunu. Ta ki insan içine karışıp, iş hayatı ile ilgili  terimlere vakıf olana kadar.

     Kader aynı sektörde başka bir firmaya sürüklemişti. İşimi bir nebze olsun bilmenin özgüveni vardı. Düşüncelerimi ifade etmek, içimde kalmadan söylemek dürüst olduğumu ifade ettiğimi düşündürürdü bana. Öyle ki ilk iş günümde işyerinin sistemini öğrenmek için geçirdiğim ilk günde boş durmak için tasarlamaya çalıştığım arabalı raf sistemi bana çok acımasızca dönmüştü.

      Çok güzel çalışıyordum. “Bunu ben yaptım.” diyebileceğim birçok projem olmuştu artık. İş görüşmesi sırasında “burası sizin için bir okul ve buradan çok şey öğreneceksiniz” diyen bir patronun öğrenci yetiştirmek istemesi çok güzel bir şey gibi geliyordu. Geçmişimde ne yaptığımın önemi yoktu. Maaşım ev kiramı ve temel ihtiyaçlarımı giderebileceğim kadardı. Asla bir cafede bir arkadaşımla kahve içebilecek kadar lükse müsaade etmiyordu. “Burası sizin için bir okul.” Yeterliydi. Öğrenirsem daha çok kazanırım….

    Hala anlam veremem, bir işveren daha az maaş verebilmek adına “burası bir okul” diyerek sizi işe alıyorsa, öğrendiğinizde bir başka yerde çok iyi işler çıkartabileceksiniz diyordur. Hatta öğrenci olduğunuz için artık hata yapmanızın bir önemi de yoktur. Çünkü az hata isteyen biri profesyonel bir tercih yapmak ister.

     Böyle olmuyor işte, Bu cümleyi kabul ettiğinizde “sana paranı veriyorum ve sen burada iş öğreniyorsun ve ben seni istediğim gibi kullanırım” anlamına geliyor… İşler çıkıyor, satıştan gelen talimatla sevkiyatına kadar projenin bir parçası oluyorsunuz. Hiçbir şekilde öğrenci kalmıyorsunuz. Hatanız acımasızca cezalandırılıyor. Ceza için proje hatasına gerek kalmıyor, sandalyenizde oturma şekliniz, kalem tutuş şekliniz yeterli oluyor. Küfür yiyorsunuz, şamar yiyorsunuz, yüzünüze sigara dumanı üfleniyor, bundan güç alan mühendis arkadaşınız size ailenizle ilgili tehdit mailleri atıyor ama siz kapalı odalar arasında sinir krizi geçirerek ağlıyorsunuz. Sesinizi çıkartmadan çekip gidiyorsunuz. Tazminatınızı bile almadan. Aç gezmeye razı kalıyorsunuz .Peki  arkada kalanlar? Allah’a havale ettim deyip, büyüyen bebeğinizin rızkının size geri dönmesi için dua ediyorsunuz.

     Öğrenmek her zaman ilk önemsediğim kıstastır. Öğrenirsem kazanırım. Öğrenirsem yaratırım… Zor şartlarda yapmış olduğum projeler destek olmuştu. Beni ekibine almak isteyen bir müdürün üç kere araması kadar güzel  bir özgüven ilhamı olamaz. Artık büyük bir korkunuz vardır. Yeni öğrenmiş olduğum bir terim olan mobbing. Bu korku sakız gibi yapışmıştı artık. İstanbul gibi bir yerde tutunacak tek dalınız işyeriniz ise ve siz bir hedef belirlediyseniz ve şaşmaz yolumdan diyorsanız Allah kolaylık versin. Duaların sizinle…

     Öğrenmek istiyorum. Kişisel kabiliyetlerimi arttırırken bir yandan da uzun vadede çalıştığım işimi öğrenip, söz sahibi olmak istiyorum. Zor. Hedeflemediğiniz bir maaş seviyesine ulaşıyorsunuz. Yükseğini alıyorsunuz. Size rakam sorduklarında siz çıkıp, “siz ne uygun görürseniz”diyorsunuz ve onlar sizi diğer meslektaşlarınızdan daha şanslı bir konuma sokuyorlar. Eksik neydi? Tüm yükünü sırtladığınız projeniz için babanızın kalp krizi geçirdiği memleketinize gönderilmiyorsunuz, dedenizi son kez görmek size çok görülüyor. Siz bunları sineye çekerken, sizler geçici personellersiniz diye patronunuz sizin gitmeniz gereken tüm eğitim ve seminerlere satış ve satınalma ekibini gönderiyor. Masanızdaki fare pisliklerinden dolayı ettiğiniz şikayet, “hayat kolay değil” diyerek geri dönüyor.

     Sadece yaptığınız projeler size destek oluyor. Dinlenmeniz gereken vaktinizden  ve borçla gittiğiniz kurslarınız hiçbir yerde değer kazanmıyor. Siz sadece denileni yapın ve susun.

     Mesleğimin gerekliliklerini bilmeden başladım iş hayatına . Ne isteğimi öğrenmem zaman aldı. Deli gibi çalıştırıp, aç bırakan bir işyerinde çalışan ben, hiçbir iş yapmadan aylarca oturduğum ve gönderilmek istenmeğim hatta çok büyük bir taktirle mükafatlandırıldığım işyerinde de çalışmıştım.

     Neden iş değiştiriyoruz? Ne istediğimi öğrenmeye çalışırken zaman nehir gibi akıp geçiyor. Ne istediğimi öğrendim. Öğrendiğim birşey var ki ben paradan daha ziyade kısa hayatımın içerisine başarı sığdırmak istediğimdi.

     Öyle  ki gelişen makine bilgim beni ödüllendirmeliydi. Öyle olmadı. Eksiklerimi farkettim. Tamamlama adına bir kadar vermeliydim. Az şeyden fedakarlık etmeliydim ve eksiklerimi tamamlayabileceğim bir yere gitmeliydim.

     Feda edeceğim şey aile hayatımdan bir süre olmamalıydı. Aile yaşantısına hep düşkündüm. Bekarken kaldığım evimde dahi bir düzen vardı. Çalışıyorsam karnım doysun diye. Karnımın doyması için gerekli para belirli. Fazlasında gözüm olmamıştı. Sadece gün sonunda ailemle beraber geçireceğim 2-3 saat benim için önemliydi.

    Anlam veremediğim birşey var. Gün içerisinde özverili bir şekilde çalışıyoruz. Bir yere gelmek için işimizi en kısa sürede, en iyi şekilde çıkartmaya çalışıyoruz.  Mesai sonunda vicdanımız rahat olmalı. Eşime sarılırken, çocuğuma babalık yaparken gönlüm rahat olmalı. O ve eşim bir baba sevgisinde mahrum olmamalı, daha fazlası için. Anlamadığım şu, gecesini gündüzünü çalışarak geçiren insanlar, aile saadetinden uzakta ise neyin fedakarlığını yaparlar?  Benim vazgeçemediğim prensibim iş veren için kaliteli personel kıstası olmalı. Çünkü aile saadeti yaşayan birey daha verimli çalışır. “Parasını verip zamanından satın alıyorum” diyen bir işveren kadar, buna razı gelen bir işçide suçludur. Ne olursa olsun  işim için mutsuz bir eş, sorumsuz bir evlat ile yaşamak istemiyorum. İşim ile ilgili sorumluluklarımda olduğu gibi, ailemle ilgili sorumluluklarımda var. Öyle ki zaten bireysel sorumluluklarımdan vazgeçmişken ailem için , işim için ailemde vazgeçmemi hiçbir zihniyet talep edemez.

     Talep etmeyeni ve talep edilmemesine rağmen ailesini görmemeye razı bir dünya insan  tanıyorum. Onlar saygı duymuyorum. Çünkü anlamıyorum.

     Neden iş değiştirilir? Çünkü para benim ailemle geçireceğim birkaç saat zamanı da , benim öğrenmek isteğimi de, başarma isteğimi de satın alamaz.

Henüz Yorum Yok

CEVAPLA